Mehmed Niyazi – Akif, milletimiz icin lutuftur…

Ara 30, 2015 Yazan

image

Akif, Milletimiz icin lutuftur..
Resmi makamlar Mehmed Akif’i takdir edildiği şekilde millet nezdinde yükseltemedi; ama milletimiz Mehmed Akif’i ayağa kaldırdı.
Bundan birkaç yıl önce Sayın Ahmet Yenilmez İstanbul’da bulunan ilkokullarda Mehmed Akif’in adını taşıyan dört yüz kadar çocuğu onun kabri başında bir araya getirerek anlamlı bir anma tertip etti. Elbette Mehmed Akif’in adını taşıyan çocuklarımızın sayısı dört yüzün çok üzerindedir; sadece bu bile milletimizin Akif’e olan minnetini ifade etmesi bakımından önemli bir göstergedir.
Milli konularda yazan bir yazar, Akif’in İstiklâl Marşı’ndaki ‘Korkma!’ kelimesini aklına takmış, aklınca onu tenkid ederken arada bir de “Neden korkacakmışım?” diye kükrüyordu. İstiklâl Marşı’nın yaşandığı günleri ve memleketimizin o günlerde içinde bulunduğu şartları düşünen bir insanın vatanın o durumundan endişe etmesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Hazreti Peygamber Efendimiz, Hz. Ebubekir ile Hicret sırasında bir mağaraya girmişler; onları takip eden müşrikler de aynı mağaranın önüne kadar gelmişlerdi. O anda Hz. Ebubekir’in korktuğunu fark eden Hz. Peygamber, “Korkma ya Ebubekir, Allah bizimle beraberdir.” demişti. İşte Mehmed Akif, Peygamber Efendimiz’in Hz. Ebubekir’e söylediği sözü almış, bunu İstiklâl Marşı’nın ilk kelimesi yapmıştır. Memleketin feci durumu ortadayken bundan daha ulvi bir kelime bulunabilir miydi?
Birinci Cihan Harbi’nde, İstiklâl Savaşı’nda Mehmed Akif, bulunması gereken her yerde bulunmuştur. Şerif El Tunusi ile beraber Berlin’e gitmiş, oradaki Müslüman esirlere hitap etmiştir. Bir gün oteline giderken yolda bir arkadaşının oğluyla karşılaşır. Orada tahsil yapan genç adamla birlikte otele giderler, yemek yerler. Oteldeki garsonlar tembihlidir; Akif kiminle gelirse gelsin para alınmayacaktır. Akif garsonu çağırır, delikanlının hesabını çıkarmasını söyler, “Bu genç benim misafirimdir; benim misafirimin Alman devletine yük olması vicdanıma dokunur, hesabını lütfen bana getirin.” der. Bir müddet kaldığı Almanya’dan döndükten sonra muhatap olduğu bir soruya verdiği karşılık, şairliği kadar felsefi yönünün de ne kadar kuvvetli olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir: “İşleri dinimiz gibi, dinleri işimiz gibidir.” Onunki gibi lekesiz bir hayat ve yüksek bir irade elbette okullarda anlatılmalı, körpe dimağlar ibret dersleri almalıdır.
Eşref Kuşçubaşı, Mehmed Akif, Zenci Musa’nın da aralarında olduğu bir heyet ayrılıkçı Araplara nasihat etmek üzere bir sefer yaparlar. Zenci Musa, iki metrenin üzerinde boyuyla ve iri yarı görüntüsüyle dikkat çeken bir delikanlıdır. Su içirdiği bir katır tarafından elinin ısırılması sonucu can havliyle diğer eliyle attığı tokadın katırı olduğu yere yığması herkesi hayrete düşürmüştür. Mehmed Akif, işte bu babayiğitle Mekke’nin çöllerinde güreş yapar.
Bu sefer boyunca Mehmed Akif, “Müttefikler Çanakkale’ye hücum ederse, durumumuz ne olur?” diye zihninden geçirir. Arada bir de Kuşçubaşı Eşref’le bu endişesini paylaşır. Eşref Bey de aynı endişeyi paylaşmasına rağmen bunu belli etmez ve Akif’i rahatlatmak için şöyle der: “1911’de İtalyanları nasıl püskürttüysek onlara da aynısını yaparız.” Zira İtalyanlar da Çanakkale’ye saldırmış, arkalarına bakmadan çekilmek zorunda kalmışlardı.
Nihayet yolları bir vahaya ulaşır, yaşı hayli ilerlemiş olan Şerif el Tunusi’nin üzerine çöl yorgunluğu çökmüştür. Başbakanlık Müsteşarı Mümtaz Bey de hastadır; ikisi de vahada dinlenmek isterler fakat Eşref Bey bir an önce hareket etmek istemektedir. Onların durumunu fark eden Mehmed Akif, kendisini bahane ederek şöyle der: “Eşref Bey, huzursuzluk içinde olduğunu biliyorum ama ben de biraz istirahat etmek ihtiyacındayım, istersen yanına bir muhafız al ve sen yola devam et; biz de biraz dinlendikten sonra yola çıkar, El-Muazzam istasyonunda sizinle buluşuruz.” Eşref Bey yanına Zenci Musa’yı alarak El-Muazzam istasyonuna gider, derhal telgrafla bulundukları mevkii İstanbul ve Medine’ye bildirir ve yorgunluğunu atmak için istirahate çekilir. Zenci Musa, dışarıda nöbet bekler.
Eşref Bey uykuya dalmak üzereyken maniple işlemeye başlar: “Ben Enver, Eşref Bey’i arıyorum.” İstasyon şefi hemen Eşref Bey’i uyandırır. Telsizin başına geçtikten birkaç dakika sonra Eşref Bey’in gözlerinden süzülen yaşları kapının aralığından gören Zenci Musa, kumandanının hangi haberi alıp da ağladığını merak eder. Çok geçmeden Eşref Bey’in kendisine seslenip verdiği emirle telgrafın içeriğini öğrenecektir: “Akif’e haber ver, Çanakkale’de ilk raund bizim.” Hecinine atlayan Zenci Musa, vahaya yetişir ve müjdeli haberi Akif’e verir. İşte o vahada Mehmed Akif, abidevi şiirini yazmaya başlar.
Akif nerede, ne şartlarda olursa olsun elinden kalemini eksik etmemiştir. Vatani vazifesini yaparken bile milletini uykudan uyandırmaya çalışan büyük bir idealistti; ruhu şâd olsun.

Mehmed Niyazi

28.12.2015

 

Haber, Manşet, Yazarlar