Metin BOŞNAK / 80 Kuşağı

Oca 28, 2016 Yazan

 

Takvimleri sever milletimiz. Milatlar oluşturur durmadan. Saatli Maarif Takvimiyle irfan devşirdik nicedir! Sonra kuşaklar oluşur takvimlerle. Bir meşhur ‘68 kuşağı vardı, sonraki ise 1975 oldu.  Ve dahi şimdi 1980 kuşağıdır sahneye çıkan.

Terör döneminin ıstırabını hem bedenen hem ruhen hissedenler o günleri asla tekrar yaşamak istemeyeceklerdir.  O günler gider ve bir daha geri gelmez İnşaallah.  Fakat silahlı ve silahsız çatışmaları, zorbalıkları bir tarafa, ister sağda olsun ister solda o günlerde, insanların bugünlerde olmayan birkaç güzel ve takdir-i şayan tarafları vardı.

İnsanlar o zamanlar daha çok okurlardı. Kitap okurlardı, gazete okurlardı, ama okurlardı.   Okuduklarını ideolojilerine mermi yapmak için de okurlardı, karşı tarafı çürütmek için de okurlardı, ama okurlardı.  Gazeteyi de kitabı da ideolojik beslenme ve psikolojik savunma için okudukları doğrudur, ama okuyorlardı.  Hem gazete-kitap okumanın hem de tahsil anlamında okumanın, “okumayan” insanlar gözünde dahi belli bir anlamı ve önemi vardı.

Daha da önemli bir husus vardı o zamanlar. Ki, bugün hemen hiçbir kesimde yok gibidir:  Onların kıymetli ülküleri vardı. O ülküler kendilerini bağlıyor ve kendilerini aşıyordu. Şahsi menfaatler değil, daha büyük, daha yüce gördükleri, uğrunda hem yaşamayı hem de ölmeyi göze alabilecekleri ülkülerdi onlar. Körlükleri biraz da bunandı. Gözlerindeki iris tabakasını kaplayan şeydi o ülküler, ceplerine ve havsalalarına çöreklenen. Çıkar değil. Öldüler de, hapse de girdiler, sakat da kaldılar. Yarlıgasız yargılarla idam da edildiler. O fıkradaki Laz mantığıyla: “bir onlardan, bir bizden.”

Kendilerini de sorguladılar. Kim içindi yaptıkları? Liderlere niçin bu kadar tabii olmuşlardı?  Kimi zaman tereddüt ettikleri meselelerde kendilerinin aslında ne kadar da haklı olduklarını. Ama düdük çalınmış, maç bitmişti. Şimdi kıyıda köşede kalmış bütün emekli hakemler holdinglerin üst kurullarında büyük oyuncular olmuşlardı. Bir bakıma ülkeyi ekonomik olarak da kurtarma çabalarıydı bunlar! Hatta bu emekli hakemden dönme yeni oyunculardan holding sahibi olacak kadar memleket hizmetine kendilerini vakfetmişlerdi.

Ulusu’lu yıllar ve tekrar sultalı demokrasiye geçiş yılları başladı. Özal damgasını vurdu bu yıllara. Hem de nasıl? Özal, DPT kökenli olduğu, özel sektör tecrübesi olduğu için askeri hükümetin de bir müddet gözdesi olmuştu zaten. Askerin sivillere askeri tarzda yaptırttığı yeni anayasa yüce milletimin –ki bu zamana kadar askeri idareden de sıkılmışlar, eski günleri bir kere daha muhakeme etmeye başlamışlardı–yüzde doksan iki gibi bir çoğunlukla okumadan, anlamadan hüsn-ü niyet ve hüsn-ü kabulleri ile yürürlüğe soktular.

Bülent Ulusu askerdi. 1977 – 1980 yılları arasında deniz kuvvetleri komutanlığı görevini yapmış, 1980 Ağustos ayında ordudan emekli olmuş ve aslında askeri müdahaleyi yapan kadro arasında yer almamıştı. Ancak darbecilerin ve darbeyi yaptıranların münasip görmesiyle 12 Eylül 1980 Askeri müdahalesi üzerine hükümeti kurmakla görevlendirildi. Ulusu’yu Özal da sevmişti sanki! Yeniden serbest seçimlerin yapıldığı 1983 yılına değin Başbakanlık yapan Ulusu birinci Özal hükümetinde İstanbul Milletvekilliği yaptı. Belli ki “koruma ve kollama” görevi devam ediyordu.

Özal, eski siyasilerin yasakları olması ve askerlerin kendisini metazori işbaşına getirmelerindeki avantajlarını da hesaba katarak siyasete girip ANAP’ı kurdu. Ondan önce, Amerika’ya gidip bilgilerini tazeledi ve kilo verip karizmatik ABD başkanlarının usulleriyle nasıl başbakan olabileceğinin notlarını da kafasına kazarak ülkeye dönmüş, hem ülke içinde tanıdıkları hem de ülke dışında özellikle ABD’de irtibatlı olduğu kişileri siyasete çekmeyi başarmıştı. Ne de olsa “bağımsız bir ülke”nin başbakanı olacaktı.

Özal, vaktiyle MSP’de yapamadığını şimdi daha güçlü bir konumda ANAP’la yapacaktı. Ve Kenan Evren’in bizzat emekli bir asker olan Calp’ı işaret etmesine rağmen, milletimiz Özal’ın o iki elini kafasının üzerinde birleştirerek yaptığı “dört eğilimi” birleştirme rumuzunu hafızalarındaki acılarla yan yana koyarak iyi idrak etti. Seçim sisteminin de yardımıyla Özal başbakan oldu, partisi tek başına iktidar. Özal bir şeyi iyi biliyordu en çok: Ortadoğu’da en az iki bin yıldır yöneten ve yönetilen ilişkisi çoban ve koyun sürüsü metaforuyla anlatılır.

Ülkedeki kimi değişimler Özal’la başladı. Şöyle diyordu Özal: “Partimizin sembolü, bal petekleri ile donatılmış Türkiye haritası ve bal arısıdır. ARI çalışkanlığı, PETEK aziz vatanımızın en ücra köşesine kadar mamur hale getirilmesini ifade etmektedir. Milli ve manevi değerlere bağlı, sosyal adaletçi, rekabete dayalı serbest piyasa ekonomisini esas alan bir parti olarak, programımızda belirtilen bu ilkeler etrafında birleşmeyi sağlayıp, Türkiye’yi ileri ve modern bir ülke haline getirmek en ulvi görevimiz olmalıdır.” Dört eğilim buydu.

Ve devam ediyordu Özal: “Bunun için, programımıza inananları, daha önceki siyasi görüşleri ne olursa olsun birliğe ve beraberliğe davet ettik. Aziz milletimiz çekişmenin, kargaşanın ve bölücülüğün hiç bir zaman yanında olmamıştır. Geçmişte şu veya bu şekilde kavgaya itilenler veya kendini kavganın içinde bulanlar muzdariptir. Kırgınlıkların giderilmesine, yaraların sanılmasına, dostluğun, kardeşliğin ve dayanışmanın geliştirilmesinde zaruret vardır.  Anavatan Partisi bir hizmet kapısıdır, “Halka hizmeti hakka hizmet” olarak görür. Ülkemiz, insanımızın çalışkanlığı ve kabiliyeti, tabii kaynaklar ve coğrafi avantajlarıyla gelişmişliğin zirvesinde yer almaya layıktır.” Yani birlik ve beraberlik olduktan sonra ülke kaynakları yeterliydi. Yapılacak şey, sadece milletimize zaten hak ettiği hizmet ve refahı sunmaktı. Onu da ANAP yapacaktı.

Sonrasında bütün bunları gerçekleştirmek için gerekli olan tarihten güç alma ve eski medeniyeti ve siyasi gücü yeniden canlandırmak hayalinden dem vuruyordu: “Bu cennet vatan tarih boyunca Dünya’nın en ileri medeniyetlerini bağrından çıkarmanın haklı gururuna, bu aziz milletle gelişmiş ve medeni olmanın tarihi tecrübesine sahiptir. Milletler arasındaki medeniyet yarışında geri kalmamızın meşru ve makul sebebi olamaz. Milletimize doğru hedefler gösterildiği önüne konulan mânialar kaldırıldığı, birlik ve beraberliğin bozulmadığı müddetçe aşamayacağı engel, çözemeyeceği mesele yoktur.” Anlıyorduk ki Özal “Milleti”ni severdi.

Ve ardından ekliyordu Özal:“Memlekete sahip, milletine hizmetkâr ancak yapabileceğini vadeden ve vaadinde mutlaka duran dostluğu, kardeşliği sevgi ve barışı şiar edinmiş bir anlayışla bu vatana en verimli bir şekilde hizmet edebileceğimize ve ülkemizi milletlerarası camiada mümtaz ve layık olduğu seviyeye çıkarabileceğimize inanıyor ve yüce Allah’ın gayretlerimizde bize yardımcı olmasını diliyoruz.” Anlıyorduk ki Özal “dindar” ve dürüsttü.

Özal, nerdeyse insiyaki olarak ve felsefesine daha inmeden gönlünü kaptırdığı bir serbest piyasa ekonomisinden bahsediyordu. Şanlı halkımızın esnafı bunu “istediğin malı, istediğin fiyata sat!” diye anladı. Ve tabii ki beğendi. Eskiden olduğu gibi malların üzerinde alış-satış etiketleri olmayacaktı. Bu liberal ekonomiye aykırı idi! Sonra teşebbüs hürriyeti bunu tamamladı, ama üretim aynı ölçüde hem sınırlı hem de düşük kaliteli kaldı. Canım, her şeyi yapmamamız gerekmiyordu ya! İthal edebilirdik. Ettik.

Ve traş bıçağından, muza kadar bir ithalat furyası başladı. Borç yiğidin kamçısıydı nasıl olsa.  Zaten ismen var olan ve okullarda sadece çocukların kutladığı “yerli malı haftası” iyice tuluat tiyatrosu malzemesi oldu. Yerli araçlarda zorlayıcı bir şey yoktu. Onları üretenler gene devlete sırtlarını dayayıp dört teker üstünde yürüyen tenekeler olarak hizmet vermeye devam ettiler. Yeni bazı otobüsler de bu arada piyasaya girmeye başladı ve kamyonlar biraz daha farklılaştı, çeşitlendi. Hızlandılar, arabalarla yarışacak kadar hem de. Benzinlikler daha bir albenili olmaya başladı.

Din ve vicdan hürriyetinden dem vuruyordu Özal ve yavaş yavaş Erbakan ve Demirel’in tabanını kendine kaydırıyordu. Mütedeyyin kitleler yine bir siyasi Mesih’e kavuşmuşlardı. Tarihten bahsediyordu, Allah’tan yardım istiyordu. Bir büyük maziden bahsediyordu. Türkeş’in tabanı da yorgundu ve Özal fena bir adama benzemiyordu hani! Üstelik “eski ülkücü” kimi bozkurtlar Özal’ın yuvasına, partisine girmiş ve hüsn-ü kabul görmüşlerdi. Davaya hizmet olduktan sonra mekân da önemli değildi. Ve onlara da hitap ediyordu Özal.

Geçmişteki gönül yaralarını ve tedavi olarak önerdiği sosyal adalet ve daha ne olduğu ne adına olduğunu en azından benim anlayamadığım “birlik ve beraberlik” destanını da reçeteye ekleyince, Özal’ın halk irfanında zaten yeri olan arı sembollü partisi eski sol fraksiyonlardan da oy aldı.

Özal döneminde teknoloji tüketimi büyük sıçramalar yaptı. Özal “vizyon”dan bahsediyordu. “Vizyon” anlaşılmazsa da, Fatih’in “bizim vardığımız yere onları hayalleri bile ulaşamaz,” diyordu. Tele-fon (uzaktan konuşma), tele-vizyon (uzaktan görüntü), sonrasında renkli ve çok kanallı televizyonlar ülkede “çağ atladı.”

Daha önce insanlar ve mahalleli arasındaki ilişki yüzyüze dinleme üzerinde kurulu iken, uzaklar önce telefonla yakınlaştı. Sonra aile bireyleri arasından kopan konuşma, uzaktaki başkalarıyla konuşmaya dönerken, bireylerin arasında uzaklaşma başladı.  “Mal ve hizmet” iletimi için gerekli otoyollar ve iletişim araçları, önceleri sözlü kültüre dayalı toplum yapısında giderek görüntünün hâkimiyetini sağladı. Amerikan filmleri, video salonları, bilgisayar oyun salonlarında patlama yaşanırken, bu görüntüler bohçası ülkedeki bir başka gerçekliği de örtüyordu. O da, 12 Eylül öncesinde olmayan (“montaj sanayi” ne dayalı) kapitalizmle kapışan solun bir fraksiyonu, sosyalist etnik bilince tedricen evirilmeye başlamasıydı: PKK.

Özal’ın birlik mesajları aralıklı din kardeşliği ve siyasi birliktelikle taçlanan tüketimi artırma ve çeşitlendirme birliği oldu. Ülkenin etnik yapısındaki farklı kesimler ise, bu tüketim pastasından yeterince koparamadı. Görüntüyle gelen kültür, adaletsiz gelir dağılımlarını bizzat evinde izleyen ve gören insanların iştahlarını önce kabarttı, sonra da “ihkak-ı hak” tarzında gerekçelerle hâlâ boğuştuğumuz gerekçelerle teröre evirildi. Tüketimde özgürleşen ülkede, dövizi artık yerli para gibi kullanan ülkede üretmenin ve üretimdeki adil paylaşma sistemi kurulamadığı için artık “demode” olan sosyalist reçeteleri değil, Kürt olduğu için geri kaldığını ya da bırakıldığını düşünen bir kitleye bıraktı.

1969’da Devrimci Doğu Kültür Ocakları, sonraları 1978’de PKK’nın tamamen sosyalist dinamiklerle kurulması ve sonradan da Kürtçü-Faşist bir terör örgütü olması işte bu nedenle, ekonomik ezilmişlik geriliklerin etnik reçetelere evirilmesine yol açtı. Bir yandan anakronistik gibi görünen ve terör örgütünün adında varlığını sürdüren sosyalist çağrışımlarına rağmen kapitalist Batı ülkelerince de desteklenmesi ise örgütün zaten sadece propaganda amaçlı olarak değerlendirdiği sosyalist yapısının terörist-sosyalistten, etnik-bölücü yapıya dönüşmesine yol açtı.

Dönem dönem dini motifleri de kullanan örgütün, ağırlıklı Batı tarafından desteklenmesi, İran-Suriye ve Rusya gibi bölgesel mücadele içinde olduğumuz ülkelerden de destek almasına gelince, Osmanlı’nın çöküşünde yarım kalan hesapların, Türkiye Cumhuriyetine taşınmasından ibaret olup, bugün ülkenin başındaki en büyük bela olmaya devam etmektedir.

PKK bugün artık çok uluslu bir katliam şirketidir. Hissedarı olan ülkeler kendi ihtiyaçları ve hisseleri oranında örgüte destek vermektedir. Terörün uluslararası pazarlık ve hesaplaşma tarzında düşük yoğunluklu savaş tarzında olması, terör örgütünün kendi gücünden değil, Türkiye’nin terör kamuflajı altında uğraştığı ülkelerin çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır.

Özal’ın “Adriyatik’ten Çin Denizine” ve “21. Yüzyıl Türklerin yüzyılı olacaktır,” tarzında popülist söylemlerinin, haddi aşma kabilinden algıyla stratejik suikasta kurban edilmesi, Türkiye’nin  “Yeni Osmanlı” dönemi dâhil yaşadığı sıkıntıların boyutlarını sergilemektedir. Yani Özal’ın siyasi çıkışı ve sonrasında doping olan küresel zinde güçler, bugün de ülkenin varlığı ve gelişmesini ancak kendilerine yarayacak ve kendisi istediği kadar mümkün kılmaya çalışmaktadır. Değişen ekonomik, siyasi ve askeri dengeler ancak ülkemiz ve insanımızın çıkarlarını odak alan yaklaşımlarla Türkiye’nin lehine değişecektir.

Yazarlar