Erdem UMUDUM / Dün Dünde Kaldı Cancağızım!

Eyl 23, 2015 Yazan

 

Kimbilir nerdesiniz, Geçen dakikalarım Kimbilir nerdesiniz? Necip Fazıl KISAKÜREK

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın. Güvercin bakışlı sessizlik bile Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle. Ahmet Hamdi TANPINAR

 

 

 

Dün Dünde Kaldı Cancağızım! 1. Osmanlı Son Döneminde Çareyi Geçmişte Arayan İki Tarz-ı Siyaset: İslamcılık ve Osmanlıcılık Osmanlı’nın dağılma döneminde ortaya çıkan İslamcılık tezi dağılmanın engellenmesi için İslamiyet’in ilk devirlerine vurgu yaparken; Osmanlıcılık tezi Kanuni Devri’ni vurgulamıştır. [“Üç Tarz-ı Siyaset”ten üçüncüsü olan Türkçülük ise geçmişte emsali olmayan bir çözüm önerisi sunan idealist bir fikir hareketi olduğu için burada zikredilmeyecektir.] Bu vurgulamanın yanında; kaynaklarını, meşruiyetlerini ve referanslarını da geçmişten alırlar. Maalesef her iki tezin de iflas ettiğini tarih bize göstermiştir. Fert olarak insan da kabul edemediği bir durumla kar- şılaştığı zaman problemlerinin olmadığı eski günlere özlem duymaktadır(regresyon). Hatta bu geriye gidiş, ta doğum anına kadar sürebilmektedir. Bu hâlin bir uzantısı olarak “Gelen gideni aratır.” atasözü de hatıra gelebilir. Gelen yani mevcut hâl, gideni yani maziyi ne olursa olsun aratacaktır. Zira şöyle veya böyle geçmiş geçmiştir ve bugüne gelinebilmiştir. Bütün problemlerine ve sıkıntılarına rağmen geçmiş artık bilinebilir bir hâl almıştır. 2. “Bir Yanılsama” Olarak Zaman Zaman nedir? Zaman, tam olarak fehmedemediğimiz, kapsayamadığımız, fiziğin ışığında bildiğimiz kadarıyla insan algısından bağımsız olarak genleşme, eğilme ve bükülme yetisine sahip bir mefhumdur. İnsan idrakinin bu mefhumu kabullenmesi veya kullanması ise ancak “kronoloji” ile mümkündür. Yani birtakım oluşlar silsilesi ile anlayabiliriz zamanı. Bir fiil ile [dinî okumaya göre tanrının bu yöndeki iradesini açıklaması ile seküler okumaya göre big bang ile (ikisinin beraber cereyan etme ihtimalini hesaba katmaksızın)] başlattığımız “zaman”ı yine birtakım fiiller marifeti ile böleriz. Dünya’nın kendi etrafında bir kere dönmesine gün, günün yirmi dörde bölünmesine saat, saatin altmışa bölünmesine dakika ilh. ismini veriyoruz. Peki bizim bu tasnifimiz zamanın zatını bizatihi kendisini nasıl etkiliyor? Daha doğru sorma ile etkiliyor mu? Mesela hicrî takvim ve miladî takvim arasındaki farklılık zamanın zatına tesir ediyor mu? El-cevap: Hayır. Sadece bizim isimlendirmemizde bir değişiklik olmuş olur. Galiba esas olan Herakleitos’un belirttiği gibi “süreç”tir. Süreçte meydana gelenleri algılayabiliriz. Bu sürecin isimlendirilmesi, işlenmesi ve anlamlandırılması durumunda zaman mefhumundan bahsetmek mümkün olmaktadır. Zamanı bu şekilde kabataslak tarif ettikten(!) sonra kronolojiye ilişkin vurgumuzla karşımıza üç tarz-ı zaman çıkmaktadır. Geçmiş, şimdi ve gelecek. Zaten insanoğlunun mücadelesi geleceği bilinebilir, şekillendirilebilir kılmaya çalışmaktır. Yani geleceği inşaa etmektir. Bunu yapmak için zaman ekseninde kaideten geçmişi referans alır. “Şimdi” sürekli değişmektedir zira. İnsan aklının kapsayamayaca- ğı kadar hareketli, değişken bir yapıya sahiptir. Yani denilebilir ki, “şimdi”nin geleceği şekillendirme de fiilî zemin oluşturması inkâr olunamamakla beraber fikri bir zemin oluşturması için geçmesi gerekir. [“Şimdi” veya “an” mefhumu geçen mi geçilen mi bir mefhumdur bilinmemekle birlikte, zann-ı galibimize göre o kendi zatı ile eşyanın üzerinden geçerken, eşya da ondan geçmektedir. Yani hem etken hem edilgen bir yapıya sahiptir.] Halbuki zaman hakkında biraz düşünenler ve okuyanlar bilirler ki geçmiş geçmiştir yani artık müdahaleye kapalıdır [Yine Herakleitos’un: “Bir nehirde iki defa yıkanılmaz.” sözü bu cüzdendir.] ve gelecek henüz mevcut değildir yani yoklukla maluldür. Gelecek diye isimlendirdiğimiz zaman dilimi vücuda gelmeyebilir veya gelir de insanoğlu ona müdahale edemez hale gelebilir. Dolayısı ile zaman mefhumunun somut olarak elimizde olan kısmı “şimdi”dir veya “an”dır. Zamanın yekûnunu “an” olarak isimlendirilebildiği de malum olmakla beraber [Galileo’nun: “Uzun çizgi kısa olandan daha fazla noktaya sahip değildir.” şeklinde matematiksel olarak ifade ettiği gerçekliğin “zaman”a uygulanması ile bu mümkün olur.]; zaman ve an lafızlarına bugün yüklediğimiz mefhumlar ile diyebiliriz ki zaman anlardan müteşekkildir. Ve zaman nehrinin kullanıma elverişli olan çünkü aslında “gerçek olan” tek kısmı “an”dır. 3. Geçmiş Zaman Kipinde “Bin Atlı Akınlarda Çocuklar Gibi Şen” Olmak: Şimdinin gerçekliğine göz yumarak geçmiş üzerine ve geçmişi şimdinin yerine ikame etmeye çalışarak bir dünya inşa etmeye kalkış- mak patolojik bir hadisedir. [Şimdi gerçekliğinden kopuk bir gelecek “hayali” yaşamanın da bu hâlden arta kalır bir yanı olmamakla beraber yazımızın konusu olmadığı için bahsedilmeyecektir.] “Batı ulusları kendileriyle gurur duymak için çok geride kalmış yüzyıllara bakmak durumunda değiller. Kendilerinin tıbba, matematiğe ya da gökbilime olan katkılarını sabah okudukları gazetelerde bulabiliyorlar, İbni Sina’nın çağdaşlarını ileri sürmeye ya da durmaksızın “sıfır”ın, “zenit”in, “cebir”in ve “algoritma”nın kökenini anımsatmaya ihtiyaç duymuyorlar. En son askeri zaferleri 2003, 2001 ve 1999 tarihli; Selahaddin Eyyubi, Hannibal ya da Asurbanipal dönemlerine kadar gitmelerine gerek yok. Batılılar, bu nedenle, sürekli geçmişlerine dönme gereksinimi duymuyorlar. Geçmişlerini biraz olsun inceliyorlarsa, bu izledikleri yolu daha iyi görebilmek, eğilimleri ortaya çıkarmak, anlamak, düşünmek ya da genel sonuçlara varmak istemelerinden kaynaklanıyor. Ama bu ne hayati bir ihtiyaç ne de kimlikten kaynaklanan bir gereklilik. Kendilerine saygı duymaları için şimdiki zaman yetiyor.”1 Aslında bu geçmişe yönelme ve geçmişi arzulama eğilimini bu şekilde ifade etmek mümkün: “kendisine saygı duymak için şimdiki zaman[la] yet[ine]meyen”ler bu hâl üzeredirler desek hata yapmış olmayız. İfade etmeye çalıştığımız zinhar geçmişle bütün bağların koparılması teklifi değildir. Geçmişten intikal eden miras tevarüs edilerek yapılacaktır her ne yapılacaksa. “Bizim sorunumuz, geçmişimizle değil geleceğimizle ilgilidir. Gelecek sorunumuzu çözmeden, geçmiş bize sağırdır; geleceğe ilişkin bir derdi olmayanın, geçmişle uğraşması, boşa vakit harcamaktır.”2 4. Hatm-i Kelâm: “Gör bu latifeyi ki ben dehr ü zamâna sığmazam.” Peki “şimdi” ile kendisine olan saygısını tesis edemeyenler, geç- mişe saplanma hastalığına da sığınmayacaklar ise ne yapacaklar? “Şimdi” gerçekliğini ihmâl etmeksizin, “geçmiş”i doğrusu ve yanlışı, güzeli ve çirkini, iyisi ve kötüsüyle kabul ederek, “tarihinde olup bitmiş vakalar ve kurulmuş hukuk, zanaat, sanat ve devlet gibi geniş kuşatımlı teşkilatlar üstünde düşünüp bunlardan geleceğe yönelik projectionlar”3 yapmak galiba isabetli bir iş olacaktır.

1 MAALOUF, Amin, Çivisi Çıkmış Dünya, Çev: Orçun Türkay, YKY Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Mayıs 2009, s. 173 2 http://www.ihsanfazlioglu.net/yayinlar/makaleler/1.php?id=247 3 DURALI, Ş. Teoman, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınları, 4. Baskı, Kasım 2014, İstanbul, s.81

Erdem Umudum / Hukukçu

Yazarlar